ÖĞRENCİ MATİNESİ

13/7/2008 · Kategori: Tarih Dusleri


Kısmen de olsa, özgürlüğümüzü soluduğumuz sinemamız Cumartesi günleri, kasabamızın tek eğlence yeri sayılırdı ve öğrencilere o gün, sadece bir film oynatılırdı. Ancak kasabamızın tek ortaokulunun, öğretmenlerinin gözetimi, başımızdan hiç eksik olmazdı. Sinemaya, sarı kurdeleli, sarı metal belirtkeli (amblemli) şapkalarımız ve ensiz, desensiz kravatlarımız olmadan da giremezdik. İlla ki, bu nesneler olacaktı; olmazsa, olmazdı... Ama onca disipline karşın yine de, yapılacak ne varsa yapardık. Kenarlara ve köşelere yerleştirilen gözcülerden cesaret alan kimi öğrenciler yine, sinemanın kuytu köşelerinde püfür püfür sigaralarını içerlerdi. Kimileri de, belden aşağı anlatılan fıkralara bağırtılı kahkahalar koparırlardı.

 Bu anlarda yine, tadına doyulmaz kısıtlı özgürlüğün başka bir yanıydı.
“Güneş Sineması”na giden parke taşlı yollarda o günler, bir başka neşelenirdi kasaba. Dar veya geniş, soluk, eprimiş ceket, pantolon ve gömleklerin sardığı bedenler, havalandıkça havalanırdı kasabalıların gözü önünde. Ve o gün oynayacak filmin, esas oğlanına öykünen kurgular sahnelenirdi yollarda, parkta ve bahçelerde... Hele, bir veya bir kaç gün önceki akşam büyüklere oynamış filimlerden alıntı, havalı, cilalı ve kulaktan dolma konuşmalar yok mu; sanki hepsi ayrı bir kurgu harikasıydı…

 
            Böyle günlerde kasabanın, bir kaç motorlu aracından birisi olan, ‘Güneş sineması’na ait pikaptan kopan yaygara ayrı bir seyirlik şölendi. Sağı solu, önü arkası afişlerle iyice donatılmış arabanın yan camından dışarı sarkıttığı, koni biçimindeki sac megafondan çığırtkan,“Sayın sinemaseverler, duyduk duymadık demeyin! ! ! Bu gece sizlere, yepyeni, otuz iki kısmı tekmili birden bir film seyrettirmekten kıvanç duyacağımız sinemamızda; başrollerini ‘Eşref Kolçak ve Çolpan İlhan’ın’ paylaştığı, ‘Bir Şöforun Gizli Defteri’ filmi oynatılacaktır. Hayatın gerçekleri karşısında acı duyacak, gözlerinizde yaşlar birikecek ve kendinizden geçeceksiniz. Bir ummanı andıran gözleriyle Çolpan İlhan sizleri büyülerken; yiğitliğiyle övüneceğiniz Eşref Kolçak’a bu filmde hayran kalacaksınız. Her zamanki gibi, sizleri bu gece de sinemamızda ağırlamaktan kıvanç duyarız. Ayrıca bu gün, ‘Bir şöforun Gizli Defteri’ filmi öğrencilerimize, 13.30 da ki öğrenci matinesinde gösterilecektir.” diye bangır bangır bağırırken araba, eğri büğrü taş yollarda süzülüp giderdi.

 
            O Cumartesi günüde, böyle günlerden bir gündü. Benim bir büyüğüm Çetin ile birlikte bu filme, herkes gibi bizde gitmek istiyorduk. Ama biri kız, beşkardeşin en büyüğü ve ailenin reisi ağabeyimden, sinemaya gitmek için izin alamamıştık. Çünkü büyüklerimize göre bu film, açık saçıktı... Kendimizi, özgürlük ruhumuzun canlandığı tek yer olan parka attık yine. Çünkü sıfıra vurulmuş kafalarımıza eğreti oturttuğumuz, siyah siperlikli, lacivert kumaşlı şapkaları burada bir yana atmış, boyunlarımızı sımsıkı saran kravatlarımızı burada sokmuştuk ceplerimize artık. O anda sıkıntımız yüzümüzden okunuyor olmalı ki, herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Çetin’in, duru beyaz suratındaki kıvrımlar derin; yuvarlak, kahverengi gözleri dalgındı. Zaten o, hep bir şeyler anlatmak istermiş gibi bakardı insanın yüzüne. Ama suratının tam ortasında, her zaman bir sevimlilik gölgesi kol gezerdi adeta. Sıkıntılı anlarında da, her an ağlayacakmış gibi büzülen ince dudakları bir çizgi haline dönüşürdü. Böyle anlarında genellikle, saf ve sevecen tavrı yerini, hırçınlığa bırakırdı. Pürneşe konuşan arkadaşlarımızın yanında ağzımızı bıçak açmıyordu. “Hadi sinemaya gelmiyor musunuz” diyenler karşısında da hep, ’Hayır’ anlamında başımızı sallamaktan başka çaremiz yokmuş gibi suspustuk.

 
Hava sıcaktı ama ikimizde, üşümüş gibi solgunduk. Ama benim yine de, “Çıkmayan canda ümit vardır”düşüncesiyle, gözüm sağda soldaydı. Ağabeyim, parkın bir köşesinden çıkacak ve bize o tok ve gür sesiyle,”Hadi sinemaya gidebilirsiniz” diyecekti sanki. Ama ne gelen vardı, ne de giden... Parkta, bizden başka kimse kalmamıştı artık. Çetin birden, kendisinden beklenmeyen bir kararlılıkla ayağa kalkarken,
- Hadi gidiyoruz gardaş diyerek beni, heyecanla ayağa kaldırdı.


“Nereye gidiyoruz”der gibi şaşkınca ona bakarken,

 

 “Biz, leyleğin yuvadan attığı değiliz ya! ”diyen mırıltılı bir sesle beni sürüklercesine götürürken,


- Hadi, sinemaya gidiyoruz, dedi.

 
- Ağabeyime verdiğimiz söz, ne olacak peki?

 
- Bu kadarı da, yetim hakkı olsun gardaş diye, sevecen bir masumiyetle hafifçe gülümsedi.


- Verilmiş sözün, yetim hakkı mı olurmuş!


- Korkma gardaş, bu filmi görmüş ağabeyim. Bir daha gelmez herhalde” diye beni ikna etmeye çalışırken Çetin korkusunu yenmiş gibiydi. Ama ben, yasağın korkusu ve çekiciliği arasındaki incecik sınırdaydım hala. Bir elim, sıfır numara tıraşlı başımda, şapkamı tuttuğum diğer elim belimde dönenip durdum bir süre. Ama sonunda ikimizde, yasağın albenisine kapılıp sinemanın yolunu tuttuk. Verdiğimiz sözün ağırlığından kendimizi kurtarmaya çalışıyormuş gibi, neşeli gözükmeye çalışırken; ne kadar cesur olduğumuzu göstermek istermiş gibi birde, gişeden iki tane balkon bileti aldık. Ama korktuğumuz, her halimizden belliydi. Balkona çıkmak için, ışıkların kararmasını beklemeye karar vererek merdiven boşluğuna sindik. Çok geçmeden ışıklar karardı ve film başladı sonunda. Motor dairesinin, dörtgen deliğinden, perdeye kadar genişleyerek uzanan ve etrafında toz zerreciklerinin titreştiği ipliksi ışınlar altında, balkondaki yerimizdeydik artık. Ve biz hala, ürkek ve tedirgindik.
Aynı anda“Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır./ Yalnız senin aşkınla ruhum solacaktır./ Son darbe-i kalbim yine senin ismin olacaktır” diyen fon müziği salonda yankılandı. Bu şarkıyı, çok severdim ve anında mest oldum. Artık, yüreğimi bir örümcek ağı gibi saran yakalanmak korkusunu bile çoktan unutmuştum ve oldukça rahattım. Film bitecekti nerdeyse; ama ağabeyimin hala,’açık, saçık’ dediği sakıncalı filmde, hiç de öyle bir şey görememiştim. Sadece, bir genelev odasının kırmızı neon lambalı, loş odasındaki Çolpan İlhan bir ara, buğulu gözlerinin tüm güzelliğiyle bir yatağa uzanmış, yenice marka sigarasını tüttürürken; dizlerinin beş parmak kadar üzerine çıkmış siyah bir kombinezon eteğinin, açıkta bıraktığı bacaktan başka, görünürde hiç bir açıklık saçıklık yoktu. O anda içimde bir kıpırtı oldu ve hepsi o kadardı. Bunca korku, bir çift bacaktan hafifçe sıyrılmış bir kombinezonun yarattığı fırtınaya değer miydi, kestiremedim doğrusu.

 
Giz dolu sakıncalı görüntülerden, tam ümidimi kesmiştim ki; ön sıralardan yükselen, imalı bir öksürükle irkildim birden. Her ikimiz de, filmi unuttmuştuk o anda. Huzursuzca yerimizde devinirken; motor ışığının aydınlığında birbirimizin gözüne, “Sen, bu öksürüğü tanıdın mı” der gibi baktık. Çetin kolumu “Hadi çıkalım hemen” dercesine çekiştirirken, ne yapacağımızı bilemez haldeydik ve eğilip bükülerek dışarı çıktık. Yine o, siyah siperlikli, lacivert şapkalarımızı, sıfır numara tıraşlı başımıza gelişi güzel koyduk. Her zaman rahatlıkla giydiğim; tek düğmeli ceketim bedenimi, ensiz, soluk kravatım boynumu sıkmıştı ama gevşetmek aklıma bile gelmiyordu. Bütün bunların yanı sıra ağabeyime verdiğimiz sözün, dayanılmaz ağırlığı altında eziliyordum. Yol boyunca, hiç sesim çıkmadı. Eve gelmiştik sonunda. Mandallı, ahşap iki kanatlı kapı zilinin, ipe bağlı makarasını, hızla bir kaç kez çektim. Kapıyı, yengem açtı. Çetin, buğulu kahverengi gözlerinden yaşlar gelirken ona; bir yandan da“Yenge biz bir halt ettik, n’olur bizi sakla”gibi sözleri, hıçkırıklarının boğduğu anlaşılmaz şeyler söyledi.


- Ne yaptınız oğlum! İkinizinde beti benzi sapsarı, ne oldu size böyle?

 
Sanki söze girmem gerektiğine inanmışım gibi bir tavırla,

 
- Açık saçık film, vardı ya. O filme gittik işte, diyebildim ancak.


- Keşke gitmeseydiniz çocuklar!

 
- Herkes bu filme gidince bizde, yetim hakkımızı kullanalım dedik diyen Çetin’in,

 gözlerinden yaş geliyordu hala..

 
- Yetim hakkı mı, o ne ki diye soran yengem, sorduğu sorunun yanıtını merak etmiyormuş gibi bir sesle devam etti:

 
- Peki ağabeyiniz nerede, onunda sizinle olması gerekmez miydi, diye sordu.


Hiç düşünmediğimiz böyle bir soru karşısında, birbirimizin yüzüne bakakaldık bir süre. Bir öksürükle, sinemayı terk ettiğimizi yengeme, nasıl anlatacaktık şimdi? Yanılmadığımı anlatmak için, ellerimi kollarımı oynatarak heyecanla yengeme,
- Ağabeyimi hiç görmedik emme, ben onu öksürüğünden tanıdım yenge vallaha, dedim.
- Öksürükler birbirine benzer oğlum! Ağabeyinizi görmeden, sinemadan çıkmasaydınız keşke!
- Vallaha ağabeyimdi diyom yenge, n’olur bizi sakla diye inledim adeta.
Sanki yalvarma sırası bana geçmişti. Yengem, istençsizce gülümsedi ve ellerimizden tutarak bizi kilere soktu. Beni, büyükçe bir boş turşu küpünün, Çetin’ini de yanlamasına yatırılmış eski bir tahta somyanın arkasına gizledi. Sonunda, beklenen an geçikmedi. Kilerden, dış kapının küçük çıngırağının zilini duyduk. Gizlendiğimiz yerlerde, korkudan tir tir titrerken ağabeyimin birden,

 
- Hanım, nerede o asiler söyle bakayım diyen davudi sesi, holde yankılandı.
“N’oldu ki bey” diye soran yengem, ne olup bittiğini bilmiyormuş gibi bir tonda, meraklı konuşmasını sürdürdü bir süre daha. Sonunda ses, giderek fısıltıya dönüştü ve daha sonra tamamen kayboldu. Bu kısa arada korkularımız, az da olsa tavsamıştı. Kilerin kapısı yavaşça açıldı sonunda. Kilerde, kızgın bakan gözlerle bizi arayan ağabeyimin, nasıl otoriter birisi olduğunu bildiğimiz için, ellerimiz önümüze kenetlenmiş bir halde gizlendiğimiz yerden çekine çekine ayağa kalktık. Duru beyaz suratında, birer ışıldak gibi dönen kahverengi gözleri bizi korkutmuştu; ama ağzından sevecenlikle çıkan, “Demek, yetim hakkınızı kullandınız ha” sözleri, beni oldukça rahatlatmıştı. Başımız önde, ellerimizi göbeğimize kavuşturmuş bir halde, gözlerine af diler gibi bakıyorduk. Ama tavırlarında, bizden bir şey bekliyormuş gibi bir hali vardı sanki. Fazla gecikmeden ona, ikimiz de bir ağızdan” Bir daha sözünden çıkmayacağız vallaha ağabey” diyerek karşısında hizaya girmeye çalıştık.
Dalgalı, kumral saçlarını kaşıyan ağabeyim bize, bir hoşgörüyle gülümserken; yarı ciddi yarı şaka tavırla,

 
- Zaten çıkamazsınız! Artık, yetim hakkınızı da kullandınız diyerek, gülümsedi.
Korkularım, dağılmıştı ve ikinci kat sofasının, açık, ahşap penceresinden içeri dolan akşam serinliği, yüreğimi daha da ferahlatmıştı. Üzerimden tonlarca yük kalkmış gibi yerimde dikleşirken beynime, babamın, hayal meyal anımsadığım görüntüsü saplandı kaldı. “Babam sağ olsaydı ona, ne özür bulabileceğimiz” sorusu beni daha da çok duygusallaştırdı birden.

 
Ancak o günden sonra aradan, nice ergenlik, delikanlılık, orta yaşlılık yılları gelip geçti; ama aklımdan, “Tutulmayan bir sözün” hiçbir özrü olmayacağı düşüncesi çıkmadı.


ERGİN BİNGÖL

 
3 – OCAK – 2007


İSTANBUL

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Tarih Düşleri I.Bölüm

4/4/2008 · Kategori: Tarih Dusleri

“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında…”

Ahmet H. TANPINAR

O gece fazlasıyla geç yatmıştım. Son birkaç ay nasılsa o günde ilkindiye doğru kalktım. Ne dişimi fırçalayacak dişmacunu ne de yiyecek bir şeyler kalmıştı. Alışveriş için dışarıya çıktım. Bu o kadar zor gelmişdi ki bana; ayaklarım adeta sürünerek yolları tüketiyordu. Cebimden son sigaramı çıkarıp yaktığım an biraz kendine geldi uyuşmuş bedenim. Bir şarkı tutturdum. Behramoğlunun dizeleri vardı. Cebinde bir revolverle sevgilisine veda eden bir militanı anlatıyordu. Şehre baktım. Eskimeye yüz tutmuş apartmanlar yanımsıra yürüyordu. Her birinin kapısında kız ve erkek çocukları ya top oynuyor ya da kavga ediyordu. İçlerinden biri – tek bisikleti olan oydu- bisikletiyle kızların yanından geçiyor, onları kızdırıyordu. Mavi gözlü bir çocuğun onu uyardığını duydum. Sonrası malum bizimkisi ona doğru sürdü diğeri de onu tutup yıktı. Yamalı pantolonuyla sanki beşyüzyıl öncesinde yaşamış bir şovalyeyi andırıyordu havgayı kazanan. Oysa hayat kavgasına hazır değildi. Şüphesiz sınıfsal nedenlerle bisikletli olan çok daha dayanıklıydı bu kavgaya. Yalnız şunu da belirtmek gerek yirmi yaşına geldiğinde asla yapmayacağı bir şekilde gülümsedi mağdur kızlardan birisi. Şovalye mağrur bir gülümsemeyle üstünü başını silkeledi. Belli seviyordu o kızı.  

            Üzerinde çalıştığım şiir kitabı hemen hemen bitmişti. Nasıl bir kapak resmi koyacağım sorusu şu sıralar beni yemeden içmeden alıkoyuyordu. Bir de  onca inandığım modernleşmenin sonuçlarından yararlanarak internetten indirdiğim programlarla sesli bir benzerini oluşturuyordum. Müzik zevkimdeki çeşitlilik kitaba da yansımıştı. Neler yoktu ki; ege türkülerinden başlayıp keman taksimlerine broadway müziklerinden, Pachelbel’in “Canon”una kadar. Şantiyeden sonra edebiyatla ilgileneceğime söz vermiştim . O  sözü tutuyordum kısacası.

            Sanırım artık bir yaşamöyküsü yazmanın zamanı geldi. Herşeyden herkesten eski bir kentde yaşıyorum. Sokaklarından   yalan  boşanan bir şehirde. Biraz dikkatli bakarsanız yüzde sekseni hasta olan, akşamları iki yakanın ışık yakamozları birbirine karışan bir kentde. Birçoğunuz genç olduğumu anlamıştır ama sandığınız gibi bir yazar değil mühendisim. Henüz yeniyetme bir mühendis. Hani  kimsenin şu sıralar işe almadığı eskiden olduğu gibi “Bey” sıfatıyla çağırmadıklarından.İyi bir mühendis sayılırım. En azından işimin felsefesine sahip ve tecrübeyi mucizelere yeğ tutarak yaşayan biri olarak hakkımı vermeliler bana. Şiirle uğraşmama gelince bu da yaşadıklarımın bana bir yansıması.Belkide yazarak tekrar yaratıyorum yaşamımı.

            Herşeyin altüst olduğu Hegel ‘in deyişiyle “aklın yeni bir çıkışa hazırlandığı” bir çağda yaşıyorum.Herzaman olduğu gibi yine ikiye ayrılmış insanlar; köleler ve efendiler diye. Bir de itiraf etmek lazım; aylak efendiler var. Bizim çağımızın esprisi paradır. Elinde parası olmadan efendi sananlar kendilerini. Üniversiteden sonra hepimiz kararımızı veriyoruz. Dostlarımdan çoğu çalışan köle olmayı tercih etti. Ama ben birinci sınıf bir aylak efendiyim.Bir şekilde para kazanır ve aylaklık günlerimde onu yiyerek o da olmazsa babamın yardımıyla geçinirim.Dünyamızdaki her insan gibi bende bir ulus devletde yaşıyorum. Ulu ekonomi uzmanları gelişmekte olan bir ülke diye yüceltiyorlar onu. Çok uzaktaki bir kıtada ve hemen yanıbaşımızda mutlu ve güçlü devletler yaşıyor! O kadar ki insanları yemek yemeyi düşündükleri kadar intihar etmeyi düşünüyor! Kendilerine çok güvenen, Doğanın Tanrılığına soyunan bir medeniyet. Benim gibilerin halkıda kendini bir hiç gibi görüyor. Zenginlik hayaliyle yaşıyor, haddinden fazla sevişiyor. Birde sorgulamayı çok büyük günah sayıyorlar.  Dostumuz bu kent binbir umutla yolaçıkan insanlara umut kapısı oluyor. Kuşağımın çoğu kahve köşelerinde yitiriliyor. Eğer bu kentten doğuya doğru bir otobüse binerseniz her kilometre, güneşin selamladığı her köy size uygarlığın sefalete dönüşebileceğini  kanıtlıyor. Bir zamanlar buna dur demeyi düşünen bir adam vardı.Bize güvendiğini söylüyordu, herşeyin daha farklı olabileceğine tüm kalbiyle inanıyordu.Bizim gibiler için bir çıkış lazım. Sanırım o çıkışı anlatmaya çalıştı ve sanırım biz onu asla dinlemedik.     

            Her neyse yürümeye devam edelim. Size yaşadığım gerçekliği anlatırken bayağı yürümüşüm. Uyandığımda  rıhtıma geldiğimi farkettim. O çok sevdiğim vapurlardan biri akşamın son yolcularını karşı kıyıya ulaştırmaya hazırlanıyor. Okurken kendikendime bir oyun oynardım. Her vapura binişimde kederlerimi karşı kıyıda bırakır, karaya bilinçaltı temizlenmiş bir insan olarak çıkardım. Sonra sonra – gerçeklerle biraz daha yakınlaştıkca- bu oyun bana çok adi geldi. Peki bu kentde kaç insan yalnız bu oyunu oynayarak yaşama gücü buluyor biliyor musunuz? Sizce özgürlük ne demek? Bence özgürlükden çok kendini özgür hissetmeyi konuşmalı. Sizler ne zaman, nerede ve nasıl kendinizi özgür hissedebiliyorsunuz? Kendimi saklayacak halim yok. Ben  işte bu vapurlarda kendimi özgür hissedebiliyorum. Şiir yazdığımda  yahut kimseye borcum olmadığında özgür olduğuma yemin edebilirim.

Freud’un temellendirdiği üzere her insan gibi benimde bir bilinçaltım var. Fakat şu dahi- şu sıralar o da tartışmalı- benim bir belkemiğim olduğunu söylese daha çok sevinirdim. Çünkü gördüğüm insanlar, inandığım, sevdiğim bakıyorum da bundan yoksunlar. Kendime soruyorum tabii. Acaba ben de yoksun muyum diye? Genellikle  sabahları uyuyor olurum ama bir şekilde kalkıp aynaya baktığımda traş olmam gerektiğini düşündüğüm kadar sık bu soruyu sorarım. İnsan olduğuma dair bir kanıt ararım. Beni bir sürüngenden  yahut virüsten ayıran gen haritamdaki nüansın ne olduğunu anlamaya çalışırım. Size gerçeği söyleyim mi şimdiki insanın bunlardan en ufak bir farkı yok.Biz bizi vareden özelliklerimizi çoktan yollarda bırakmışız.

Buradan şunu çıkarmamalı. Hala yeryüzünde milyonlarca insan düşünüyor, bir o kadarı onuru için savaşıyor. Benim anlatmak istediğim kurduğumuz uygarlıkta bu değerlere yer olmamasıdır. Felsefeyle uğraşanlar bilirler işte. Megalothyma ve isothyma konuları. Çağımızda kaç insan kabulgörülmek için ölümü göze alıyor? Özgürlük mavallarını ağzımız açık dinlerken kaç aydın birey gerçek özgürlüğün eşitliğin birincil türevi olduğunun farkında. Burada keselim ne ben bizleri bu bataklıktan kurtaracak mesihim ne de siz bu bataklıktan şikayetçisiniz.

Bu kargaşada size vapura bindiğimi söylemeyi unuttum. Açlık beynimin öncelikli gündemine girdi. Bir simit aldım, midemi bastırması için. O da önceki vapuru kaçırmış martılara nasip oldu.Cebimde hayli para var. Memleketi yönetenler tasarrufu öneriyor, kendileri yapmamakla birlikte.Ciddi bir sorumluluk bilincim vardır. Bu yüzden  yarım ekmek köfteyle idare ettim. Yemek yerken – hoş sohbetimdir- yalnızlığımın prangası cep telefonuma bir mesaj geldi. Arayan aradabir uğradığım sivil toplum örgütünden bir dost.” Işıklı ve kalabalık akşamlar caddesinde rakı içmeyi öneriyor” Birde çok hoşuma gideceğine inandığı bir süprizi varmış. Bundan hoşlanmadım. Rakı ile arama birileri girsin istemem.Nerden mi anladım ? Eh sizde tanısaydınız dostumu bu süprizin beni bedensel ve ruhsal anlamda rahatlatacak bir çift göz olduğunu söylerdiniz. Hayır ağlamayacağım ancak gerçektende durumum pek iç açıcı değil.Beride söylemiş olduklarıma bir geridönüş yaparsanız siz de dostum gibi düşünebilirsiniz. Acaba benimle ilgili gerçek ne? Hem size ne bundan?

                                    * * *

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::